Meslek hayatım boyunca en çok karşılaştığım sorulardan biridir bu; “Hocam! Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır, diyorlar doğru mu?”

Bu soruyu soranlar aslında “Hocam bir tarikata mensup olmak şart mı?” demek istiyorlar. İşin özü bu. Ancak bir tarikata girmenin şart olup olmadığını bir sonraya bırakarak başlıktaki soruya değinelim önce…

Şeyhi olanın da şeyhi şeytan olabiliyor görüldüğü üzere…

Açıkça ifade edeyim; halk arasında dolanan bu söz, Bayezid-i Bistâmî’ye aittir, fakat bir kelimesi eksik olarak halk arasında yayılmıştır. Bayezid-i Bistamî’nin sözünün tam hali şudur;

ŞEYHİ OLMAYAN ŞEYHİN ŞEYHİ ŞEYTANDIR.”

Bistami, bu sözle şunu kasteder;

Bir müezzin müezzin olabilmek için, bir doktor doktor olabilmek için, bir hakim hakim olabilmek için, hatta bir çocuk kendi kendine yemek yiyebilmek için birçok öğretimden, birçok uzmanın eğitiminden geçer. Hiç kimse “Ben kendi kendime savcı oldum, ben kendi kendime vaiz oldum, ben kendi kendime doktor oldum…” diyemez. Derse ne olur, en azından elalem güler adama, hem de tersiyle güler…

Bir şeyh de kendi kendine şeyh olamaz. Yani HİÇ KİMSE KENDİ KENDİNİ ŞEYH YA DA MÜRŞİD İLAN EDEMEZ..! Zira -tarikata karşı olup olmamak, mensup olup olmamak ayrı bir konu- bir kimse ancak şu ya da bu tarikatın silsilesi içerisinde bir şeyhin vasiyeti, el vermesi, yetiştirmesi ile şeyh olabilir. Kısacası, kendisinden önceki bir şeyhin, bir mürşidin terbiyesinden geçip de yerine bırakması ile değil de hiç kimsenin bilmediği tanımadığı bir şekilde ortaya çıkıp kendi kendini Şeyh ilan etmişse işte o şeyhin şeyhi şeytandır… Açık ve net…

Ortaya biri çıkar, “Ben şeyhim, gelin bana biat edin, intisab edin…” diye kendine adam toplamaya başlarsa ona sorulur; “Senin şeyhin kim? Seni kim başımıza şeyh diye gönderdi?” Eğer bir mürşidin talebesi değil de kendi kendini şeyh ilan etmişse, işte ona Bayezid-i Bistâmî diyor ki; “ŞEYHİ OLMAYAN ŞEYHİN ŞEYHİ ŞEYTANDIR” önce bu noktayı iyi kavramak lazımdır.

Aksi halde hergün bir başka yerde mantar gibi şeyh türer. Sonuçları da herkes için ağır olur. İşte bu ağır sonuçlar doğuran sorunun önüne geçebilmek için Osmanlı Dönemi’nde devletin en yetkili dînî mercii olan ŞEYHU’L-İSLÂMLIK makamına bağlı bir alt kurul olarak MECLİS-İ MEŞÂYIH (Şeyhler Meclisi) vardı. Bu meclisin görevlerinden biri de, herhangi bir tarikatın şeyhi vefat ettiğinde yerine geçecek olan zatın gerçek anlamda şeyhlik yapabilecek şartları taşıyıp taşımadığını tespit etmek, taşımıyorsa halkı bilgilendirmek, taşıyorsa tayin veya tasdik etmek…

Şimdi böyle bir denetim mekanizmasından mahrumuz maalesef.

Şeyhi olan bir şeyhe bağlanmak şart mıdır değil midir? Bu soruya bir başka paylaşımda cevap vermek uygun olacağından bu konuya şimdilik girmiyorum…

İster bir tarikata mensup olunuz, ister olmayınız… İster tarikatlara sıcak bakınız, ister tarikatlara karşı olunuz… Bu ayrı mesele.

Ortada SOSYOLOJİK BİR GERÇEK olarak tarikatlar birer sosyal yapıdır. Yok saymakla, karşı çıkmakla veya gidip birine bağlanmakla mesele çözülmüyor.

Eğer Mars’ta değil de dünyada, Patagonya’da değil de Türkiye’de yaşıyorsanız, bu gerçekle yüzleşmekten kaçarak hiçbir meseleyi halledemezsiniz…

Hukukî/resmî statüsü yok diye sosyal varlığını inkar eder, yok sayarsanız, sorunu göremezsiniz ve sorunu göremediğiniz için de “Müslüman bir delikten iki kez ısırılmaz” buyuran Rasûlullah (sav)’in ikazına rağmen aynı yerden daha çooook ısırılırsınız…

İrfan BAYIN / 07 Eylül 2020 Pazartesi

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir