Bismillâhirrahmânirrahîm. Allah’a hamd, Rasûlullah’a salât ederek Saygıdeğer Okurlarımı Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketiyle selâmlıyorum. Cumanız mübarek olsun

El-Aziz; Allah’ın “en büyük kudret ve şeref sahibi” anlamına gelen bir ismidir. Allah’ın bütün isimleri bir tecellî mahalli gerektirir ve diğerleri için geçerli olduğu gibi el-Aziz isminin de tecellîleri vardır. Allah’ın bu güzel ismi insanlar ve toplumlar üzerinde tecellî eder. Yani Allah’ın zâtı haricinde her kimin gücü ve şerefi varsa o güç ve şeref ona Allah tarafından verilmiştir. “-Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” (4/Nisa-139) ayetinde açıklandığı üzere; hiçbir insan ve milletin güç ve şerefi sebepsiz ve kendiliğinden değildir.

Biz kendimizden “Aziz Millet” diye söz ediyoruz. Bu güç ve şerefimizi de Allah’ın el-Aziz ismiyle üzerimize tecellî etmesine borçluyuz. Şüphesiz bu bir nimettir, zira Allah her millete İslâm’a mensup olma ve hizmet etmeyi nasip etmiyor. Allah bize bu güç ve şerefi İslâm’a mensubiyetimiz ve İslâm’a hizmetimiz için ihsan etmiştir. İşte biz Müslüman olmaktan öte asırlarca İslâm’a bayraktarlık etmiş bir millet olduğumuz için aziz bir milletiz, başka hiçbir sebeple değil. Hz. Ömer (r) bu gerçeği çok iyi idrak ettiği için şöyle demiştir; “-Biz, Allah’ın bizi İslâm ile güçlü ve şerefli bir kıldığı bir milletiz. Eğer güç ve şerefimizi başka bir şeyde ararsak, Allah’ın zelil ettiği bir millet haline geliriz.” Bu nedenle bu izzet ihsanının O’nun istediği doğrultuda yaşamakla alakalı olduğunu unutmamalıyız. Kur’an bize İsrâiloğullarının başına gelenleri ders çıkaralım diye anlatmıştır. “-Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi ve (bir zamanlar) sizi cümle âleme üstün tuttuğumu hatırlayın!” (2/Bakara-122) ayetinden anlaşıldığı üzere; Allah İsrâiloğullarına nimetler vermiş, onları üstün kılmış, fakat daha sonra “-İsrâiloğullarından kâfir olanlar Dâvûd ve Meryem oğlu Îsâ’nın diliyle lânetlenmişlerdir.” ayetinde açıkça anlatıldığı gibi, Allah onları mel’ûn bir millet haline getirmiştir. Sebebi ise; “-Âsi olmaları ve haddi aşmalarıdır.” (5/Maide-78)  

Şimdi bu hususları dikkate alarak günümüze bir projeksiyon tutalım…

Ezanı İstiklal Marşı’na konu olmuş, ezan okunurken oturuşunu düzelten aziz bir milletin fertleriyiz biz. Ancak bugün ıslıklarla ezanların protesto edildiği… Ezan okunurken gürültü çıkarmaması gerektiğini söyleyen bir gencimizin sadece bu sebeple şehid edildiği günler yaşıyoruz…

Sağlığı için sokağa çıkmaması gereken birini durdurup, görevi gereği kimlik soran polisimizin sadece kimlik sorduğu için… Birbirlerini öldürmesinler diye kavgayı önlemeye çalışan bir başka polisimizin sırf araya girdiği için şehid edildiği günler yaşıyoruz…

Çocuğuna abdestsiz süt emzirmeyen, hamileyken babasının karşısına çıkamayan anaların çocuklarıyız biz. Fakat Ramazan mübarek gününde ahlâksızlık ötesi cinsel sapkınlıkların “insan hakları” diye meydanlarda protesto yürüyüşleri yapılarak savunulduğu günler yaşıyoruz…

Anasını sırtına alıp Kâbe’yi tavaf ettiren bir neslin torunlarının, parası yetmediği için istediği ayakkabıyı alamadı diye anasını bağıra çağıra hakaretler edip merdivenlerden yuvarlayarak yaraladığı günler yaşıyoruz…

Bu örnekleri çoğaltıp kimsenin içini daha da karartmak istemiyorum. Ancak iyi bilelim ki; merdivenden yuvarlanan sadece bir ana değildir. O anayla birlikte merdivenden atılarak yuvarlanan, bu milleti “aziz” kılan değerlerimizdir!

Görmeye her geçen gün daha da alıştığımız bu şiddet ve ahlâksızlık sarmalı, Ayasofya Camii’nde Fetih Sûresi okundu diye Atina’dan düşmanlığını ilan eden Yunan’dan daha tehlikelidir. Onlar zaten Türk’e düşman göbekten! Bizim ise düşmandan korkumuz yoktur. Haçlılarla ve Siyonistlerle mücadelemiz hiç bitmemiştir ve onlarla her türlü mücadelemiz İslâm adına olduğu için Allah’ın izniyle daima galip geldiğimiz gibi, böyle bir durum olursa yine galip geleceğimizi cümle âlem bilmektedir! Lakin kavga, ezana hakaret ve cinayet gibi şiddetin her türlüsü… Zina ve eşcinsellik gibi cinsel sapkınlıkların her türlüsü… Başta ana-baba olmak üzere büyüğe, yaşlıya, komşuya, kısacası insana karşı saygısızlık ve ahlâksızlığın her türlüsü… Bunlar Atina’da, Washington’da, Telaviv’de değil bizim kendi içimizde yaşanıyor!

Bu gidişe acilen bir “Dur!” denmelidir. Aksi halde ilâhî müdahale kaçınılmazdır. Nitekim bugün çok iyi kavramamız gereken bir ayette Allah; “-Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez. Allah (bozduğu için) bir milletin fenalığını dileyince artık onun önüne geçilmez. Onların (Allah’ın azabından koruyacak) Allah’tan başka yardımcıları da yoktur.” (13/Ra’d-11) buyurmaktadır.

Bu rezaletlerin “münferit olduğunu ve abarttığımızı” söyleyenler çıkabilir. Ancak -Allah korusun- bu olaylarla kendisi karşılaştığında hiç kimsenin böyle düşünmeyeceği de aşikârdır! Bu sebeple hiç birimizin “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” deme lüksü asla yoktur. Her birimiz kendi sınırlarımızda ve usulüne mutlaka uyarak, bizzat kendi nefsimiz ve aile fertlerimizden başlamak suretiyle toplumda ahlâkı hâkim kılmak için bir ahlâk hareketi başlatmak zorundayız. Bu hususta Rasûlullah (sav)’in yemin ederek yaptığı uyarı açıktır; “-Allah’a yemin ederim ki; ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden men edersiniz ya da Allah yakın zamanda üzerinize azap gönderir. Sonra Allah’a yalvarıp durursunuz da duanız kabul edilmez.” (Tirmizî Fiten 9).

 Asla unutmayalım! Allah hiç kimseye ve hiçbir millete asla borçlu değildir. Veren de alan da O’dur ve güç ve şerefi vermeyi dilediği gibi geri almayı da bilir. Hiç kimsenin gözünün yaşına bakmayacağına dair sözü de çok açıktır. “-Allah dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni bir halk getirir.” (35/Fâtır-16)

İrfan BAYIN

05 Haziran 2020 Cuma

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir