Müslümanlar bir şekilde İslam düşmanlarının zulümlerine maruz kaldığında ortaya konulan savunma mekanizmalarımızdan biri de şudur; “Allah yardımcısı olsun! Ona bir şey olmaz! Allah korur! Allah nûrunu tamamlayacaktır!”

Allah elbette mazlum ve mağdurların yardımcısıdır, koruyucusudur ve onların yanındadır, nûrunu da tamamlayacaktır. Bu bir temenni olmanın ötesinde Allah’ın va’didir; “-Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Fakat kâfirler istemese de Allah nûrunu tamamlayacaktır.” (61/Saf-8, ayr.bkz: 9/Tevbe-32)

Fakat Allah’ın nûrunu tamamlama (İslâm’ı yeryüzüne hâkim kılma) işini bizâtihî üstüne alması; “Siz uğraşmayın ben hallederim!” demesi anlamına gelmez. Bilakis; “Siz seferden sorumlusunuz, zaferden değil! Başarıyı ben veririm!” (Bkz: 11/Hûd-88) buyurmuş olmaktadır. Biz bâtıla karşı mücadele edeceğiz. Ye’se kapılmayacağız, ümit var olacağız, mücadelemiz de sonuçsuz kalmayacak, beklenen sonucu “nûrunu tamamlayarak” Allah nasip edecektir. Mesaj budur!

Fiilî dua ve beddua olmadıkça sadece dua da beddua da yeterli değildir. Ne var ki; ümit veren ve ilâhî bir taahhüt olan bu ayetler bazen sorumluluktan kurtulma olarak anlaşılıyor. “Biz işimize bakalım, zâlimlerin Allah belasını verir!” gibi sözlerle temenniler mücadelenin yerini alıyor!

Sakal konusunda örneğimiz olduğu gibi Rasûlullah (sav) zalimlerle mücadelede de örneğimiz değil mi? Hz. Cebrail (as), dilerse Allah’ın Tâif’i helâk edeceği haberini getirmesine rağmen, “Helak et ya Rabb!” dese, taş üstünde taş gövde üstünde baş kalmayacaktı. Ama O; yeri gelince göğüs göğüse savaşmış, işkence görmüş, yaralar almış, aç kalmış, dövülmüştü. “Bir dua ederim, Allah onları helâk eder!” deyip Cidde sahillerine gitmek yerine Medine’ye hicret etmişti. Sahâbîler bu âyetleri herkesten daha iyi bildikleri halde; “Düşmanlarımızın icabına Allah bakar, biz Kâbe’de namaz kılalım, rekât başına yüz bin sevap kazanalım!” diyerek yan gelip yatmamıştı.

Biz ise şu kadar Fetih Sûresi okuyarak, sanki Allah bizim sözümüzle ordularını harekete geçiren bir varlıkmış gibi; “Zâlimleri kahret Allah’ım!” demekle zulmün biteceğini sanıyoruz! Üstelik Fetih Sûresi’ni de anlamadan okuyoruz. Allah o sûrenin 29. âyetinde bizi; “-Birbirine karşı merhamet abidesi, kâfirlere karşı tavizsizdirler.” diye tarif ettiği halde biz; birbirimizin derdiyle dertlenmek, haliyle hallenmek yerine birbirimizi en modern silahlarla öldürüyoruz. Ama iş İslâm düşmanlarıyla mücadeleye gelince; “Allah’ım Ebrehe’yi Ebabil kuşlarıyla helâk ettiğin gibi, zâlimlerin üstüne şimdi de gönder ebabillerini!” diye beddualar etmekle yetiniyor, bedduanın İslâm düşmanlarını yeneceğini sanıyoruz. Zâlimler de anında yerle bir oluveriyor tabi, bizim gibi birbirine düşman Müslümanların (!) bedduasıyla! O ebabillerin önce bizim tepemize taşlar yağdırmadığına şükretmek lazım!

Allah “-Düşmanlarınıza karşı besili atlar hazırlayınız!” (8/Enfal-60) buyurarak bize; hazırlıksız yakalanmamayı, sorumluluktan kaçmamayı emretti. Bedir’de kazanılan zafere bakıp Uhud’u garanti gören, bu yüzden de Rasûlullah (sav)’in sözünü dinlemeyip Okçular (Ayneyn) Tepesi’ni boşaltanların halini ibret gösterdi. Biz bu âyeti bile “At yetiştirmek farz mı değil mi?” diye tartışmayı ilim sandık!

Allah er-Rahmân isminin tecellisi gereği “Allah yok!” diyene bile emeğinin karşılığını veriyor. Biz ise üzerimize düşen vazifeyi yapmak yerine; “Mehdi gelecek, Hz. İsa (as) inecek, Deccal’i yok edecek!” demekle yetiniyoruz! Ama her gün ya haçlılar bir yerlerde Müslümanlara zulmediyor,  ya da siyonistler bir Müslüman beldeyi bombalıyor! [Sözlerimin “Sn. Hocam siz Mehdi’yi ve Hz. İsa (as)’ın inişini inkâr mı ediyorsunuz!” noktasına çekilmemesini istirham ederim. Mesele nüzül-i İsa ve Mehdi’nin inkârı değil, bu inancın nasıl istismar edildiğidir. Şehir işgal edilmişken meleklerin cinsiyetini tartışan papazların durumuna düşmemek gerek!]

Sadece dua veya beddua etmekle yetinerek bütün işler hallolacaktıysa Allah niçin; “-Size ne oluyor da, Allah yolunda ve ‘-Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu yerden çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver!’ diye yalvaran zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda mücadele etmiyorsunuz?” (4/Nisa-75) buyurdu ki? Rasûlullah (sav) neden; “-Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin, gücü yetmezse diliyle değiştirsin, Ona da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu da imanın en zayıfıdır.” (Müslim İman 78) buyurdu ki?

Bir de “Allah’ın da bir hesabı var!” sözü var ki tam bir garabet! Garabet sözde değil, söz doğru. Garabet söyleme niyetimizde. Allah’ın elbette hesabı var. Hem de âyetle sabit; “-Allah hesabını çok seri görendir.” (14/İbrahim-51) Ama Allah bizim de hesabımızı görecek! Hesap gördüğünde “Ben nûrumu tamamlarken sen nerelerdeydin ey sevgili kulum!” derse, ki diyecek, ne cevap veririz onu düşünelim!

Haksızlıkla ve bâtılla mücadeleyi emreden âyet ve hadisler kılıcı kuşanıp “Allah Allah Allah” diyerek fırlayıp meydan okumayı emretmiyor. Elbette şer odaklarıyla ve zulümleriyle mücadelenin de kendine göre hiyerarşisi ve yönetimi vardır. Herkes kötülükleri eliyle düzeltmeye kalkışmayacak, ama hemencecik “Elimden bir şey gelmiyor, ben ancak kalbimle buğz edebilirim!” deyip imanın en zayıf hattına geri de çekilmeyecek! Kısacası herkes durumuna göre neyle sorumluysa onu yapmalıdır. Kalben buğz etmekle yetinmesi gerekenler diliyle değiştirmeye, diliyle değiştirmesi gerekenler eliyle değiştirmeye kalkmamalıdır! Ama tersi de doğru; yani el ile değiştirmesi gerekenler diliyle, diliyle değiştirmesi gerekenler buğz ile yetinmemelidir!

Eğer biz sadece “Allah yardımcıları olsun” demekle yetinir; mazlumları sahiplenme, zâlimlerle mücadele etme sorumluluğumuzu terk edersek, yarın biz zulme uğradığımızda başkaları da bizim için “Allah yardımcınız olsun” demekle yetinecektir. Öyleyse hiçbir Müslüman “Allah nasılsa zâlimleri perişan eder!” deyip mücadeleyi Allah’a devredemez. Bu Yahudileşme temayülüdür. İsrâiloğulları da ilkin; “-Ey Musa korkma! Biz arkandayız!” demiş, fakat Firavun’un ordusunu görünce, Hz. Musa (as)’a -amiyane deyimle tırsarak- “-Sen Allah ile beraber git! Onlarla ikiniz savaşın! Biz burada oturacağız!” (5/Maide-24) deyip ortalıktan sıvışıvermişlerdi…

Firavun’la savaşanlar için dua ya da Firavun’a beddua etmekle hiçbir sorun halledilemez. Şehid Muhsin YAZICIOĞLU Beyefendi’nin şu sözü meselenin özüdür “-Firavuna karşı olmak yetmez! Musa’nın da yanında yer almak gerekir.”

Yahudilerle aramızdaki fark sadece “Ağlama Duvarı” değildir! Siyonizmin Ağla(t)ma Duvarı ağlaya ağlaya yıkılmaz!

İrfan BAYIN

27 Eylül 2020 Pazar

Paylaş

2 thoughts on ““AĞLAMA DUVARI” AĞLAYARAK YIKILIR MI?”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir