İslam’ın ilk yıllarıydı. Rasûlullah (sav) Mekke’de İslam’ı yaymak için tebliğ görevini büyük bir hassasiyetle yürütüyordu.

Ahalinin ezilmiş (Mustazaf) kesimi, İslam’a girmeleri halinde kendilerini üstün gören Mekke kodamanları (Müstekbir) tarafından cezalandırılacaklarını düşünüyor ve Rasûlullah (sav)’in İslâm’a davetine icabette tereddüt gösteriyorlardı. Rasûlullah (sav) de “Eğer Mekke’nin kodamanlarından birkaçını İslam’a girme hususunda ikna eder/hidayetine vesile olursam halkın İslâm’a girmesi daha kolay olur veya Müslümanlıklarını gizlemek durumunda kalmazlar.” diye düşünüyordu. Mekke’nin lider kadrosu içinde diğerlerine göre biraz daha “insaflı” görünen Velid b. Muğîre adlı müşrikle konuşmaya karar vermişti. Velid, Hz. Hâlid b. Velid (r)’ın de babasıydı. Şayet İslâm’ı kabul ederse hem lider kadrodaki diğer müşrikleri ikna edebilir, hem de halk bir biçimde İslâm’ı kabul etme cesareti bulabilirdi. En azından kodamanların halka zulmetmesini önlenebilirdi…

İşte bu “stratejik” fikirle Velid b. Muğîre ile buluşmuştu. Rasûlullah (sav) anlatıyor Velid dinliyor, arada sorular soruyordu. Velid’in tavrında biraz “yumuşaklık” gören Efendimiz (sav) onun Müslümanlığı kabule iyice yaklaştığını düşündüğü için “Biraz daha gayret edersem bu iş olacak gibi” diye bir hisle, heyecanla anlatmaya devam ediyordu. Tam bu esnada iki gözü de görme engelli (kör değil!) olan, ilk Müslümanlardan Hz. Abdullah İbn Ümm-i Mektûm (r) çıkagelmişti.

Hz. Abdullah (r) belki daha sonra sorabileceği, yani görece “çok da önemli olmayan” bir soru sorunca Rasûlullah (sav) ona kısa bir cevap verip “asıl önemli işine” devam etmek istedi. Ancak Efendimiz (sav)’in kısacık da olsa Hz. Abdullah (r)’a zaman ayırıp kendisiyle konuşmasını bölmesi Velid’in hiç hoşuna gitmemişti.

“-Muhammed! Ben sana değer verip zaman ayırıyorum, tenezzül edip seni dinliyorum, sen ise şu Kör’e cevap vermek için beni bekletiyorsun! Bunu hakaret sayarım!” gibi sözlerle, yüzünü kibirli bir şekilde ekşiterek çekip gitmişti.

Tam da İslam’a girmesine ramak kalmıştı Velid’in! Ne güzel Müslüman olacak, halk İslam’a girecek, Müslümanlar rahatlayacaktı! Yani görünüşte “plan bozulmuş” (!) idi. Rasûlullah (sav) bu duruma üzülmüş, fakat Hz. Abdullah (r)’ı da azarlamamıştı. “Senin yüzünden her şey alt üst oldu. Git karşımdan!” gibi sözler kesinlikle sarf etmemişti. Ne var ki; üzüntüsünü hafif bir sitemle;

“-Abdullah! Daha sonra gelseydin daha iyi olacaktı. Gördün mü Velid yüzünü ekşitip çekip gitti!” buyurmuştu. Tabi Efendimiz (sav)’in planından habersiz olan Hz. Abdullah (r) da Efendimiz (sav)’i incittiğini düşünerek kendine kızmış ve üzülmüştü.

İşte tam bu esnada Abese Suresi vahyedilmişti Rasûlullah (sav)’e…

“-Suratını astı, yüzünü çevirdi. Çünkü görme engelli biri gelmişti. Sen nereden bileceksin, belki o arınacaktı. Yahut o öğüt alacak da öğüt kendisine fayda verecekti. Sen ise kendini her şeye yeterli görenle ilgileniyorsun. Onun arınmamasından sen sorumlu değilsin! Ama gönlünde Allah korkusu taşıyarak koşup sana gelenle ilgilenmiyorsun!” (80/Abese, 1-17)

Yüzünü ekşiterek kibirle çalımla çekip giden Velid b. Muğîre idi hâlbuki! Fakat bunları sanki (haşa) Rasûlullah (sav) yapmış gibi Rabbimiz sağanak sağanak yağdırmıştı âyetlerini ve Efendimiz (sav)’i ikaz etmişti… Rasûlullah (sav) Hz. Abdullah (r)’ı azarlamamış, hakaret kesinlikle söz konusu bile olmamıştı. Üstelik Hz. Abdullah (r) Efendimiz (sav)’e kırılmış da değildi. Ama ikaz Rasûlullah (sav)’e gelmişti…

Efendimiz (sav)’in Hz. Abdullah b. Ümm-i Mektûm (r) ile bu olaydan sonraki ilişkilerindeki rekâket ve nezaket ise apayrı bir makale konusudur. Biz olsak bir astımızın yüzünden üstlerimizden azar işitsek, onu her gördüğümüzde “Gözüme görünme! Senin yüzünden fırça yedim!” der, yüzünü bile görmek istemeyiz. Ama Rasûlullah (sav) öyle yapmadı. Hz. Abdullah (r)’la ne zaman karşılaşsa “-Merhaba ey kendisinden dolayı Rabbimin beni azarladığı Zat!” buyurarak ona daima şefkatle yaklaşmıştı. Hz. Bilâl-i Habeşî (r) ile birlikte Rasûlullah (sav)’in bir müezzini de Hz. Abdullah (r) idi. Dahası bir gazâ veya herhangi bir sefer için Medine’den ayrılması gerektiğinde Rasûlullah (sav) Hz. Abdullah (r)’ı yerine vekil bırakmış, yani ona devlet başkanlığı vekâleti vermişti. Bu vekâletin 13 kereden fazla olduğu kaydedilmiştir. (Bkz: Abdullah AYDINLI, “İbn Ümmü Mektûm” Mad. TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul: 1999, c. 20, s. 434)

Bu âyetler Kur’an’ın Rasûlullah (sav)’in değil Allah’ın kelâmı olduğunun da delilidir. Zira hiç kimse kıyamete dek okunsun diye yazdığı bir kitapta kendi kendini böylesine ağır ifadelerle uyaran sözler kullanmaz! Benzer daha birçok hikmetler barındırmakla birlikte biz bunları paranteze alarak sadece şunları zikretmekle yetinelim;

1) Kendini beğenmiş kibirli bir herifin teki tarafından aşağılanan, müstekbirlerin alt tabakadan gördüğü bir insandan yana tavır konmadığı takdirde Rabbimiz kimsenin gözünün yaşına bakmıyor! İnsanlığın en şereflisi olan Rasûlullah (sav) dahi söz konusu olsa bile! 

2) Hiç kimse hiç kimseyi “ikinci sınıf vatandaş” olarak görüp onu ihmal edemez!

3) Bütün insanlığın yarım saat içinde İslam’a gireceğini bilsek, yine de bir insana hele engelli bir insana “Bugün git yarın gel! Şimdi önemli işimiz var!” diyemez hiç kimse!

4) Allah neye önem vermişse önemli olan odur. Bize göre önemli olan Allah’a göre önemsiz ise bunun hiçbir değeri yoktur! Konu kapanmıştır!

5) Allah bizden ne istiyorsa vazifemiz odur. “Kraldan fazla kralcı” olmak, bir garibana “Allah için cihad ediyoruz şimdi şu işin sırası mı!” muamelesi yapmak insanın kendini kandırmasıdır.

6) Bazı hesaplar daha ahirete gitmeden bu dünyada da başlayabilir. Kimin yarın kiminle hangi şartlarda karşılaşacağı hiç belli olmaz! Bugün kapıdan kovan biri, yarın kapısından kovduğu kişinin karşısında ceket iliklemek zorunda kalabilir. Haksız yere cezaevine sokmak için ellerinden gelen her şeyi yapanların, hüküm alınca da “Artık muhtar bile olamazsın!” diyerek aleyhinde koca koca manşetler atanların, bir zamanlar aşağıladıkları Cumhurbaşkanımız Sn. Recep Tayyip ERDOĞAN Beyefendi’nin Zât-ı Devletleri huzurunda yıllardır eğilerek ceket ilikliyor olmaları bunun en ibretlik örneğidir. “Ne oldum deme, ne olacağım de” diye boşuna mı demiş atalarımız! Hiç kimse bugün içinde olduğu şartlara aldanmamalı! Yarınlarda şartların ne olacağını Allah’tan başka kimse bilmez! Ne buyurmuş Rabbimiz; “-Biz (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında döndürür dururuz.” (3/Âl-i İmran-140) Bir atasözüyle bu âyetin mesajı şudur: “Keser döner sap döner, bir gün gelir hesap döner.”

Sonuç olarak;

Bir mazlum, bir mağdur veya mazlum, mağdur olması şart değil, kendi halinde herhangi bir insanla ilişkisinde, o kişinin ihmali halinde; eğer Rabbimiz Âlemlere rahmet vesilesi olarak yarattığı Rasûlü’nün bile gözünün yaşına bakmamışsa; “Kibir ve bencilliğimizden zarar görenlerin hesabını Allah bizden nasıl sorar!” diye kafamızı ellerimizin arasına sokup düşünmek durumundayız. Nefs terbiyesi için daha fazla vaktimiz yok! Çünkü aldığımız her nefes son nefesimizdir!

Hz. Abdullah İbn Ümm-i Mektûm (r)’a son nefesini şehadet şerbeti içerek verdi, şehid oldu. Velid b. Muğîre’nin ölümünden ise herkes “geberdi” diye söz ediyor.

Horlayan da horlanan da her ikisi de öte tarafta şimdi! Biri hesap sormanın heyecanıyla, diğeri hesap verme korkusuyla kabirde ahireti beklemeye devam ediyorlar.

Biz ölünce kimin yanında dirileceğiz! Hz. Abdullah İbn Ümm-i Mektûm (r) ile mi, yoksa..?

İrfan BAYIN

23 Haziran 2019 Pazar (Son Düzenleme: 14 Ekim 2020 Çarşamba)

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir