Benim oğlum okudu da adam oldu.” Çileli yaşayan Anadolu insanımızın ağzından çok sık duyduğumuz bir cümledir bu. Özellikle köy kahvesinde kalabalık bir ortamdaysa, peşinden yüzünde mazisinin acılarını ‘örtüyor gibi görünen’ mutlu bir ifadeyle ve cömertlik görüntüsü altında biraz da ‘havalı’ bir eda ile “Gâveciiii! Herkese benden çaaaayy!” diye bir ses gelir yöre şivesiyle…

Camiden çıkıp köy kahvesinde oturan, kasketli ve sakallı Hüsnü Dayı’yı bu kadar sevindiren, oğlunun “adam” olduğunu törenle ilan sebebi sorulunca da; “Oğlum doktor, mühendis veya avukat oldu.” cevabını verir size.

Yani kasketli Mehmet Emmi’nin oğlu mühendis/doktor vs. olmadan (okumadan) önce adam değildi, (okuyup) mühendis/doktor vs. olamasaydı adam da olamamış sayılacaktı bu anlayışa göre. Okumak da diploma almak idi tabi! Diploma sahibi olmak güzeldir, elzemdir elbette. Ne var ki; “Adamlık Ölçüsü” değildir. Adamlığın en önemli ölçüsü; millî-manevî değerlere bağlılık, çok daha önemlisi gereği gibi yaşamaktır. Diploma kişiyi meslek sahibi yapar fakat “Adam Olmak” için fazlası lazımdır. Nitekim yaşadıkları dönemde henüz tahrife uğramamış olan Tevrat’a iman ettikleri halde, hükümlerinin tam tersi istikamette yaşayanlar için Kur’an’da muhteşem bir misal verilmiştir: Kitap yüklü eşek! “-Tevrat’la sorumlu tutulup da onunla gereği gibi amel etmeyenlerin durumu ciltler dolusu kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini inkâr eden topluluğun hâli ne kötüdür! Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (62/Cuma-5) Allah’ın kitap yüklü eşeğe benzettiklerinin sadece Tevrat’la gereği gibi amel etmeyenlerden ibaret olmadığı izahtan vârestedir. Bilakis âyet Yahudiler üzerinden “kitap yüklü eşek gibi olmama” mesajı vermektedir ve bu mesaj da asıl biz Kur’an çağı insanlarına verilmiştir.

Sakallı Hüsnü’nün, oğlunun adamlığını mühendis/doktor vs. oluşuyla irtibatlandırmış olması; toprağa bağlı yaşamış, elleri nasırlı, 40 derece sıcakta oruçluyken orak sallamış, yani zahmetli bir hayat yaşamış olmasıyla doğrudan ilgilidir. Fakat köyüne gelen kravatlı, tepeden bakarak kendisiyle küçümseyen tavırlarla konuşan bazı memur veya bazı il/ilçe bürokratları karşısında yaşadığı eziklik, dolaylı ama daha belirgin bir tesire sahiptir. Bunlara bir de batıcı dayatmaların yaşattığı psikolojik travmalar ve ‘kendini kanıtlama’ dürtüleri de eklenince durum daha komplike bir şekil alıyor…

Ama neticede Şalvarlı Osman Amca’nın oğlu imam, hafız, müstahdem olunca ya da kasabada nalbant, traktör tamircisi olunca değil, mühendis/doktor vs. olunca adam olmuş oluyordu.

Peşinen belirtelim; bu yazı kesinlikle mühendislik/doktorluk vs. gibi halkın gözünde (aslında halkın gözüne sokularak) yüksek düzeyli meslekler olarak görülen/gösterilen meslekleri tezyif etme kastı taşımamaktadır. Tuvalet temizlikçiliği ne kadar mukaddes bir meslekse, şoförlük, tamircilik, esnaflık nasıl güzel zanaatlar ise, helal para kazandıran her meslek kadar, anılan bu meslekler de o kadar değerlidir. Bu meslekler bizatihi meslek olarak gündemimizde değildir. Bu yazıda amacımız; bazı meslekleri icra edenlerin mesleğini söylerken utanarak söyleyecek hale; bahse konu meslekleri icra edenlerin ve yakınlarının ise mesleklerini söylerken gurur duyacak hale nasıl/niçin getirildiğini sormaktır. Yani mühendislik/doktorluk vs. meslekleri kimler ne amaçla ve nasıl put haline getirdi..!

Hz. Ömer b. Hattâb (r)’in adaletine ilişkin onlarca örneği dinleyerek büyüyen yüzlerce yıllık maziye sahip bu aziz milletin neslini yetiştirenler/eğitenler neyi amaçladılar da meslekler arasında itibar hiyerarşisi kurdular?

O Hz. İbrahim (as) değil miydi inşaat işçiliği yapan! (ki Kâbe’yi inşa etti)

O Hz. Dâvûd (as) değil miydi demircilikle geçinen!

O Hz. Zekeriya (as) değil miydi marangozluk yapan!

O Rasûlullah (sav) değil miydi, çocukluğu çobanlık yaparak geçen! O değil miydi karşısında tir tir titreyen adama; “-Korkma! Ben de kuru ekmek yiyen Kureyşli bir kadının oğluyum!” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 9/20) buyuran!

O Hz. Ebû Bekr-i Sıddık (r) değil miydi, halife olduğu halde keçi sütü satarak çocuklarını doyuran!

O Hz. Ömer (r) değil miydi, nüfus sayımında kendisinin ilk sıraya yazıldığını görünce; “-Ehl-i Beyt’ten hayatta olanlar dururken siz nasıl olur da onları değil de beni ilk sıraya yazarsınız?” diye ağlayıp üzülen! Kudüs’e girerken deveye binme sırası gelen hizmetçisi, hakkından vazgeçmek isteyince; “-Ömer ile Ömer’in devesinin yularını çeken hizmetlinin, eğer hak ederlerse ikisinin de gireceği cennet aynı cennettir!” diyerek hizmetçisini deveye bindirip kendisi yuları tutan o Hz. Ömer (r) değil miydi!

Ve daha yüzlerce örnek…

Peki, bugün güya sözüm ona “Âhîlik ve Lonca Teşkilâtı”nın ‘modern versiyonu’ görünümü vererek halk nezdinde ‘meşruiyet’ zemini bulan ve STK olarak faaliyetlerini sürdüren, tüzüklerinde yazan amaçları ise “mesleklerini geliştirmek, meslekleriyle ilgili sorunların çözümü için çalışmak” olan Türkiye Tabipler Birliği gibi oda ve dernek statüsündeki yapılar devlete meydan okuyacak, hatta kanlı terör örgütlerini övecek hale nasıl geldi? Bu cesareti bunlara kim verdi?

Başkalarını aşağılayacak, başka işlerden rızkını kazananlara “bidon kafalı” diyebilecek, işaret parmağını sallayarak konuşabilecek “üst-dil” imtiyazını bunlar kimden aldılar!

Peki, 15 Temmuz’da görmedik mi? Çiftçi Hasan dayı, tamirci Hayreddin abi, kapıcı Dursun emmi, şoför İsmet, terzi Ayşe bacı, temizlikçi Fatma abla değil miydi tankların önüne göğsünü siper edenler? Sabaha kadar okudukları salâlarla 15 Temmuz’u şanlı direniş diye tarihe geçirenler; derme çatma buz gibi yurtlarda kurtlu bulgur pilavı yiyerek yıllarca okumak zorunda kaldığı halde “namaz kıldırma memuru” diye horlanan, hakarete uğrayan imamlar, müezzinler değil miydi?

Bu bir kısım, altını özellikle çiziyorum; hepsi değil bir kısım Oda-cı ne yaptı peki? Perde gerisinden meydan muharebesini kim kazanırsa ondan yana tavır alacaklarının hesabını yapmıyorlar mıydı?

Türkiye’nin artık bu ayıptan kurtulmasının vakti gelmiştir.” (Recep Tayyip ERDOĞAN, Cumhurbaşkanı. 14 Ekim 2020, TBMM Grup Toplantısı Konuşmasından alıntı)

Son sözüm şudur ve sözüm makam katına çay getiren onurlu odacı memur kardeşlerime değil, bu bir kısım Oda-cı’yadır; “Burası devlete ve millete meydan okunacak yer değildir!”  

İrfan BAYIN

15 Ekim 2020 Perşembe (İlk Yazım: 10 Haziran 2019 Pazartesi)

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir