“REBÎU’L-EVVEL AYININ GİRDİĞİNİ HABER VERENLER ANINDA CENNET BİLETİ KAZANIYOR..!” (mu acaba?)

Hicri takvim Ay’ın dünyanın etrafında dönüşünü esas alan bir zaman ölçüsüdür. Asıl ismi de “kamerî takvim” yani “ay takvimi”dir. Kamerî takvimin bir yılı; 1) Muharrem, 2) Safer, 3) Rebîu’l-evvel, 4) Rebîu’l-âhir (Rebîu’s-sânî), 5) Cemâziye’l-evvel, 6) Cemâziye’l-âhir (Cemaziye’s-sani), 7) Receb, 8) Şa’bân, 9) Ramazan, 10) Şevval, 11) Zü’l-kâde ve 12) Zü’l-hicce adını taşıyan 12 aydan oluşur. Ay dünya etrafındaki bir turunu 354 günde tamamlar. Bu nedenle 1 yıl 354 gündür.

Miladi takvim güneşi esas alır. Dünya güneş etrafındaki bir turunu 365 gün 6 saatte tamamlar. Bu nedenle de adı “şemsi takvim” yani “güneş takvimi”dir. Milâd kelime olarak doğum demektir. Batılılar Hz. İsa (as)’ın doğumunu başlangıç kabul etme kararı dolayısıyla bu takvime “Gregoryen takvim” adını vermişlerdir. Esasen Hz. İsa (as) 1 Ocak’ta doğmuş değildir. Fakat bir başlangıç tarihi belirlemeleri gerekmiş, bunu da Hz. İsa (as)’ın doğum tarihini sıfırlamak suretiyle 1 Ocak olarak belirlemişlerdir.

Ay dünya ekseni etrafındaki turunu 354 günde, dünya ise güneş etrafındaki turunu 365 günde tamamladığı için iki takvim arasında bir yılda 11 günlük fark olur. Kandil günleri, bayramlar ve Ramazan gibi dinimizin önemli zamanları, ay takvimine göre işlediği için her sene bir önceki yıla göre 11 gün erken gelme nedeni budur. Elbette bu şekilde olmasında çeşitli hikmetler vardır ancak konumuz şu an bu değil.

Ay (kameri) takvimin “Hicrî Takvim” olarak anılmasına gelince…

Hz. Ömer b. Hattâb (r) 10 yıllık halifeliği içinde düzenli ordu, nüfus sayımı, şehirler kurma, devletler arası diplomasi gibi pek çok konuda düzenlemeler yapmış, Müslümanlar böylece düzenli bir devlet yapısına kavuşmuşlardır. Bu düzenlemelerden biri de takvim konusundadır. İslâm’ın beş temel esasından oruç, zekât ve hac ibadetleri ay takvimine göre eda edildiği için de doğal olarak ayın dünya etrafındaki dönüşünü esas alan kameri takvim (ay takvimi) Resmi Takvim olarak kabul edilmiştir.

Güneş takvimine bir başlangıç tarihi belirlenme ihtiyacı olduğu gibi, kameri takvime de bir başlangıç tarihi belirlenme ihtiyacı doğmuştu. Hz. Ömer (r) bunu Ashâb-ı Kirâm ile istişare etmişti. Kimileri Rasûlullah (sav)’in doğduğu tarihin başlangıç kabul edilmesinin uygun olacağını, kimileri Mekke’nin fethinin başlangıç kabul edilmesini teklif etmişlerdi.

Hz. Ömer (r) Rasûlullah (sav)’in milâdını/mevlidini/doğumunu (ki bunlar eşanlamlıdır) esas alınmasını uygun bulmadı. Hıristiyanların “Biz İsa’nın doğumunu kabul ettik onlar da Muhammed’i kabul ettiler.” deme ihtimaline ön-muhalefet olsun diye, daha önemlisi Rasûlullah (sav)’in doğum günü, vefat günü gibi tarihlerin ön plana çıkarılmasının, sünnetinin önüne geçebileceği tehlikesini görerek itiraz etti. Bunun yerine İslâm’ın en önemli dönüm noktalarından biri olan Hicret’in esas alınmasını ve miladi 622’de gerçekleşen Hicret’in başlangıç tarihi olarak benimsenmesini teklif etti. Bu teklif kabul edilince de resmi takvim olan ay (kamer) takviminin başlangıç yani 1. yılı olarak Hicret esas alındı. Miladi 638 yılında bu karar resmileştiğinde Hicret’ten 16 yıl geçmişti. Yani Hicret’ten 16 yıl sonra Hz. Ömer (r) Hicret’i başlangıç kabul etmişti. Özetle; hicrî takvim, hicrî 16 yılında resmileşti.

Bu vesileyle bir hatırlatma daha yapalım; esasen hicret de hicrî yılın ilk ayı olan Muharrem’in ilk günü gerçekleşmiş değildir. Kameri yılın 1. ayının Muharrem olması, resmi takvim olan kamerî takviminin de Hicret’i esas alması, bu nedenle adının da kameri takvim değil de hicrî takvim olarak ön plana çıkması dolayısıyla hicretin 01 Muharrem’de yaşandığı şeklindeki anlayış yaygınlaştı…

Rasûlullah (sav)’in vefatından 6 yıl, Hicret’ten 16 yıl sonra resmileşmiş bir takvimin aylarının başladığını/girdiğini birilerine haber vermenin sevap, hem de şu kadar bin sevap olduğunu söylemiş olması diye bir şey yoktur. Onu bırakınız “Ben şu tarihte doğdum, ben ay takvimine göre 3. ay olan Rebîu’l-evvel ayının 11. gününü 12. güne bağlayan 12. gecesi doğdum, doğduğum günü mübarek ilan ettim” diyerek kendi doğduğu güne dair bile tek sözü olmayan Rasûlullah (sav)’in söylemediği sözler üzerinden “Kim Rebîu’l-evvel ayı girince etrafına haber verirse cennette köşkleri olur.” gibi yalan yanlış sözler üzerinden kimse cenneti ucuza kapatmayı ummasın, avucunu yalar..!

Şimdi lütfen şu hatırayı dikkatle okuyunuz ve cennet nasıl kazanılırmış görünüz…

İslâm tarihinde son derece önemli olan Rıdvan Biatı’nın, gölgesinde yapıldığı bir ağaç var/’dı. Ashâb-ı Kirâm o ağacın altında Rasûlullah (sav)’a ve tabi ki Allah’a “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” diye ölümüne söz vermişlerdi. Bu sebepledir ki; Kur’an’da da kendisine “O ağacın altında…” (48/Fetih-18). diye işaret olunmuştu.

Rasûlullah (sav) ahirete irtihal edip gitmiş, aradan yıllar geçmişti… Hz. Ömer b. Hattâb (r)’ın hilafeti dönemiydi. Medine’den hac yolculuğuna çıkmıştı Ashâb-ı Kiram ve hac emiri de Hz. Ömer (r)’ın bizzat kendisi idi. Hudeybiye’ye varmışlar ve orada mola vermişlerdi. Mola verdikleri yer işte o Rıdvan Biatı denilen hadisenin yaşandığı yer idi. Rıdvan Biatı’nda bulunan Sahâbeden bazıları, Kur’an’da da işaret edilen o ağacın yanına gelip ağacı şefkatle sıvazlamaya başlamışlardı. Yaşlı gözlerle ve “-Aah Peygamberimiz… Vaah Peygamberimiz… Ne güzel günlerdi o günler…” gibi sözlerle o günkü hatıralarını gözlerinde canlandırmışlardı. Ağaca da Rasûlullah (sav)’in mübarek eli değdi, sırtı temas etti diye ellerini sürmüşlerdi…

Bunda bir kötülük yoktu. Ashâb-ı Kirâm önce kendi kafalarındaki, sonra da gördükleri her yerde var olan putları kırmış insanlardı. Puta tapma ihtimalleri asla yoktu artık onların. Amma Hz. Ömer (r);

“-Çabuk bana oradan bir balta getirin..!” demiş ve Kur’an’da bile söz edilmiş olan o ağacın kesilmesi emrini vererek o ağacı kestirtmişti. Sonra da şöyle seslenmişti Ashâb-ı Kirâm’a;

“-Peygamber sevgisi onun ağacını sıvazlamakla, öpüp koklamakla olmaz! Peygamberini seven derhal cihada koşsun! O’nun sünnetini yaşasın ve yaşanması için mücadele etsin..!”

İşte mesele budur.

Eğer Rasûlullah (sav)’i sevmek ise konu, onu Ebû Talip de sevdi. Hem de ne sevmek! Uğruna aç kaldı, ağaç kabuğu yedi. Hatta başka müşrikler de seviyordu O’nu. Nitekim Rasûlullah (sav)’a “el-Emîn” sıfatını Müslümanlar takmamıştı. Müşriklerdi ona bu sıfatı layık görenler. Düşmanlarının bile güvendiği insandı O!

Yok, eğer mesele doğumu olunca; “Muhammed dünyaya geldi, melekler tebrike geldi… Sevdim seni mabuduma canan diye sevdim…” Vefatı olunca “Aah Muhammed! Vaah Muhammed” değil de davasına sahip çıkmak ise; cevap Hz. Ebû Bekr-i Sıddık (r)’ın dediği gibi gayet basittir;

“-Kim Muhammed’e tapıyor idiyse bilsin ki Muhammed ölmüştür! Kim Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah ölümsüzdür!” (Buhârî Meğâzî 84)

Rebîu’l-evvel ayının girdiğini elâleme haber vererek cenneti ucuza kapatmak (öyle sanmak) değil mesele! Komşusu açken tok uyumamak! Adaletle yaşamak! Baş örtmek kadar örtüyü “marka” firmadan almak için kredi kullanmamak mesele..!

Oh ne güzel memleket! Harammış-helalmiş, kul hakkıymış değilmiş hiiiç önemli olmasın! Siyonizm dünyayı ahtapot gibi sarmış, hiiiiç umursa! Sosyal medyayı aç “Duyduk duymadık demeyin! Rebîu’l-evvel ayı girmiştir!” diye bir paylaşım yap, hooop cennettesin..!

Allah aşkına çocuklar! Az ötede oynayın başım şişti..!

İrfan BAYIN

20 Ekim 2020 Salı

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir