Dua kulun isteklerini Allah’a arz etmesidir. ‘Davet’ten türediği dikkate alındığında ise; kulun Allah’ı kendine davetidir. Başlı başına ibadet olan dua kulluğun özüdür. Kur’an’ın ilk sayfasında ve kul diliyle ilk âyetin de bu konuda olması manidardır. “-Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz.” (1/Fatiha-4)

İnsan maddi-manevi ihtiyaç sahibidir, muhtaç olan da acizdir. Allah’ın istediği en önemli şey; insanın acziyetini idrak ve itiraf etmesidir. Duanın önemi de buradadır. Dua eden insan muhtaçlığını kabul etmiştir. Allah katında değerli olanlar da dua edenlerdir. “-De ki: Duanız olmasa Rabbim size niçin değer versin!” (25/Furkan-77) âyeti insanın Allah katında ancak duasıyla bir değeri olduğunu gösterir. Duasızlık ise Allah’a karşı “kendi işimi kendim görürüm!” zihniyetidir ki; bu en büyük günah olan kibirdir. “-Rabbiniz şöyle dedi; Bana dua edin duanıza karşılık vereyim. Bana kulluğu kibirlerine yediremeyenler horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir.” (40/Mü’min-60)

İnsan duasıyla değer kazanır ama derecesi duasına göre değişir. Dünyevî istekler için elbette dua edilir, lâkin duanın içeriği sadece dünyevî istekler olup, uhrevî isteklerin duada yer almaması çok yanlıştır. “Rabbena Âtina” diye bilinen; “-Onlardan bazısı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! derler.” (2/Bakara-201) mealindeki âyet; duanın uhrevî taleplere ağırlık verilerek hem dünyevî hem uhrevî muhtevada olması gereğine işaret eder. Çünkü insanın değeri ettiği dua kadardır.

Meslek hayatımda sık karşılaştığım sorulardan biridir; “-Sn. Hocam! Arapça dua bilmiyorum. Şu işim için hangi duayı okuyayım?” Sübhaneke, Tahiyyat, Kunut vb. taabbudî özelliği olan dualar, okunması gerektiği yerde Arapça okunur. Bu hususta lisan tercihi yoktur. Ancak her dua Arapça olacak diye bir kural da yoktur. Dua; eûzü-besmele, hamd-ü sena ve salât-ü selâmla başladıktan sonra istekleri Allah’a arz etmektir. Her dili bildiği gibi Allah Türkçe de bilir. Zira duanın anadili gönül dilidir. Bir yaşanmış örnek vereyim;

İlçenin merkez camiinde Cuma namazı kılan adamcağızın aklında vaizin şu ifadesi kalmıştır sadece: “Her yemekten sonra yemek duası yapılırsa bereket artar.” Evine dönerken her yemeğin ardından sofra duası yapma kararı alır. Lakin duanın Arapçasını bilmemektedir. Köyündeki yeni atanan imam-hatip ise bekâr ve çok gençtir. “Hocamız yalnız yaşıyor, yemek yapmayı da bilmez. En iyisi her akşam eve götüreyim, yemekten sonra da hocamız dua eder nasılsa.” diye bir formül bulur. Genç imam bunun aileye yük olacağını söylese de adam her akşam ısrarla yemeğe götürür onu. O da yemekten sonra sofra duası olarak bilinen duayı okur; “Elhamdülillahi’llezî et‘amenâ ve sekânâ…” Gerçekten de adamın evinde hissedilir bir bereket olur. İmam okudukça dinleye dinleye adam duayı ezberlemiştir artık. Şeytan; “Artık duayı ezberledin. Her akşam hocaya boşuna yemek yedirmene ne gerek var. Amacın duayı öğrenmekti onu da zaten öğrendin.” diye dürter adamı ve artık hocayı çağırmaz evine. Bir zaman sonra adam; her yemekten sonra sofra duası okuduğu halde önceden daha az kazanıp daha iyi geçinirken, şimdi daha çok kazandığı halde sıkıntılarının arttığını görür. Kafası karışmıştır ve utana çekine gelir köyün imamına; “-Hocam ne yalan söyleyeyim! Bir vaazda ‘sofra duası yaparsanız bereketiniz artar’ diye duydum. O duayı da bilmiyordum, sizden o duayı öğreneyim diye sizi her akşam yemeğe götürüyordum. Siz dua ettikçe de evimde bereketim artmıştı. Fakat ezberledikten sonra sizi davete gerek kalmadı. Duayı ezberlemiştim çünkü. Fakat şimdi o zamanki bereket de yok sıkıntım da çoğaldı. Hele ben şu duayı bir okuyayım sen de bir dinleyiver Hocam. Acaba doğru mu okuyorum? Yoksa esre üstün ötresini mi yanlış okuyorum?” Genç imam zaten her akşam yük olduğunu, daveti kesmesinden gücenmediğini ve o güne kadarki davetlerinden dolayı teşekkürlerini ifade ettikten sonra duayı okumasını söyler. Adam hatasız okur. “-Doğru okudun, bir yanlışlık yok.” der imam. Adam; “-Aynı senin gibi okuyorum madem, neden sen okuduğun zaman bereket vardı da ben okuyunca niye işler ters gitti?” diye sorar. İmamın cevabı güldürücü olsa da daha çok düşündürücüdür; “-Dua aynı dua ama okuyan ağız aynı ağız değil!”

Latife bir yana, adamcağız evindeki bereketi okuduğu duanın lafızlarıyla okunmasına bağlamıştı. Hâlbuki bereket; gurbette yalnız yaşayan, yemek yapmayı bilmeyen, bu hususta yardıma ihtiyacı olan bir insanı her akşam sofrasında yedirip içirdiği, ona iyilik yaptığı için gelmişti. Yani kendisi kavlî duaya bağlasa da Allah bereketi fiilî duasından dolayı vermişti, anlayamadığı nokta işte tam buydu! Şu halde; “Hangi duayı edeyim?” sorusundan çok, “Nasıl dua edeyim?” şeklinde duanın âdâbına yönelik soru daha anlamlıdır.

Duanın uzunu değil özlüsü makbuldür. Kur’an’da Allah’ın peygamberlerin lisanıyla öğrettiği duaların özelliği kısa, net ve çözüme odaklı ifadelerden oluşmasıdır. “Âmene’r-Rasûlü(2/Bakara-286) bunun en güzel örneklerindendir.

Duada kafiyeli, ağdalı, Allah’a vaaz verir gibi sözler olmamalıdır. Dua şiir değildir, kalpten geçenlerin Allah’a arzıdır. “-Sözünüzü ister gizleyin ister açığa vurun, O kalplerde olanı bilir. Hiç Yaratan bilmez mi(65/Mülk-13) âyetinden anlaşılacağı üzere; Allah bizim neyi isteyip istemediğimizi bilmektedir. Fakat bizden de duymak istemektedir. Öyleyse edeb gereği Allah’a vaaz etmek yerine halimizi arz etmeliyiz. Dîvân şiiri gibi yazılmış manzumelerin belki ‘edebî’ değeri olabilir, ama ‘edeb’ değeri tartışılır.

Covid-19 salgını gibi kitlesel sorunlar karşısında Sosyal Psikoloji açısından halkın ferahlığı için yetim, sabi ve mazlumların ‘âmîn’ demesini duanın kabulüne vesile kılmak amacıyla topluca da dua edilebilir. Dua eden mahzun ve ölçülü bir ses tonuyla dua eder, diğerleri de mahzun kalpleriyle ‘âmîn’ diyerek iştirak eder. Coşmak/coşturmak değildir amaç. Kâbe’de tavaf yaparken bağıra çağıra dua eden birini Rasûlullah (sav); “-Sağır bir Allah’a mı dua ediyorsun!” diye uyarmıştır (Buhârî Deavât 67). Yani dua edenler amigo değil, dua dinleyenler de fanatik taraftarlar değildir. Dua için kerahat vakti de söz konusu değildir. Dileyen kendine uygun başka vakitlerde de dua edebilir.

Allah’tan başkasına dua edilmez ama Allah’a başkaları için dua edilir. Müslümanların birbiri için duaları kabul olur. Birbirimizden en çok isteyeceğimiz şey duadır. Rasûlullah (sav) umre izni isteyen Hz. Ömer (r)’den “-Kardeşcağızım! Benim için de dua eder misin?” diyerek dua istemiştir. (Tirmizî Deavât 109) Duanın kabulü için en önemli vesilelerin başında duadan önce namaz kılmak ve hayır yapmak gelir. Nitekim Allah; “-Ey iman edenler! Allah’tan sabır ve namazla yardım dileyin. Muhakkak Allah sabredenlerle beraberdir.” (2/Bakara-153) buyuruyor. Oruçluyken, sadaka verdikten sonra, bir hasta ziyaretinde dua etmek de buna dâhildir.

Dua mutlaka kabul olur. Fakat dua kabul olduğunda şımarmayıp şükretmeli, “kabul olmuyor” diye de duadan vazgeçilmemelidir. Çünkü duanın kabul vaktini belirleyen de Allah’tır. Âyette duanın kabulü için sabır da emredilmiştir. Yine de duanın kabulü görece-geciktiğini düşünülüyorsa; Allah’a isyan yerine, insan kusuru kendinde aramalıdır. Rasûlullah (sav)’in bu hususta sözü açıktır; “-Bir kimse yediği haram, içtiği haram, giydiği haram olduğu halde ellerini semaya kaldırıp; ‘ya Rabb, ya Rabb’ diye dua ederse, böyle bir kimsenin duası nasıl kabul edilir?” (Müslim Zekât 19)

Kâbe ve Mescid-i Nebi gibi özel mekânlar; kandiller gibi özel zamanlar; ana-baba gibi özel insanlar duaların kabulü için büyük fırsatlardır. Bu hususta birçok âyet ve hadis bulunmaktadır. “-Burnu sürünsün! Burnu sürünsün! Burnu sürünsün!” buyurunca “-Kimin ey Allah’ın Rasûlü?” diye sordu Sahâbeden bazıları. Rasûlullah (sav) “-Ana-babasının ihtiyarlığına yetişip de hürmette bulunmadığından cennete giremeyen kimsenin!” (Tirmizî Deavât 110)

Duada dinen meşru olan istekler dile getirilmelidir. “Allahım bana şu kişiyi/şu işi nasib et!” demekten de sakınmalıdır. Zira insan bugün “ver bana ” diye yalvardığı şey için yarın “al benden” diye yalvaracak hale gelebilir. Nitekim Allah; “-İnsan hayra dua eder gibi şerre dua eder. İnsan çok acelecidir.(17/İsra-11) buyurarak insanın kendi hakkında neyin hayırlı olduğunu bilmediğini göstermiştir. Şems-i Tebrîzî’ye atfedilen şu söz, bunun nasihate bürünmüş halidir; “-Kabul olmadı diye sızlandığın duaya gün gelir kabul olmadı diye şükredersin!”

Duaya dair daha başka önemli hususlar da bulunmakla birlikte tüm saygıdeğer takipçilerim ve kendim için şu dua ile noktalayayım;

Allahım! Sen bizi de bizim için hayırlı olanı da bizden daha iyi bilirsin. Bizim dilediklerimiz dünya ve ahiretimiz için hakkımızda hayırlı değilse bizden ırak eyle! Hakkımızda hayırlı olanı nasib eyle, hayırlı olana gönlümüzü razı eyle! Âmîn…

İrfan BAYIN

19 Kasım 2020 Perşembe (ilk yazım: 31 Mart 2020 Salı)

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir