Vaktiyle bu fakire “-Hiç mi cübbe sarık görmedin? Hiç mi Kürsü’ye çıkmadın? Senden başka vaaz görevi yapan yok mu? Ne diye her Teravih vakti her gittiğin caminin kürsüsünden bir fotoğraf paylaşıyorsun!..” diye “içeriden” (!) eleştiri yapanlar oluyor…

Takdirlerden daha çok tenkidlerden memnun olduğumu fakiri tanıyanlar az çok bilir. O yüzden bu tenkidleri içtenlikle bir saygıyla karşıladığımı ifade edeyim…

Ne o cübbe sadece malum şahsa (!) lakap olacak kadar dardır! Ne de o sarık alelade bir bez parçasıdır! Sarık; Uğrunda nice başlar kurban verilmiş bir yüce değerdir ve İSLÂM’IN ŞİARINDANDIR…

Sadece bu bile yeterli bir açıklama olmakla birlikte yine de bu ve benzeri tenkidlere aşağıdaki açıklamaları yapmaktan da gurur duyuyorum.

1) İlk cübbe-sarık giydiğimde 14, ilk cuma namazı kıldırdığımda 15, ilk vaaz ettiğimde de 16 yaşındaydım. 35 yıla yakın zamandır (28 Şubat gibi kesintili zamanlar dışında) hep benim ayrılmaz bir parçam oldu cübbe sarık… O yüzden “ilk heves” değil…

2) Vaiz ünvanını resmi olarak 4 yıldır (bugün itibariyle 6 yıldır) taşıyor olsam da 30 yıldır (“-Kime sordun da kendi camiinde bile olsa vaaz ediyorsun?”) diye suç işlediğim gerekçesiyle soruşturmalar geçirmeme rağmen, imam hatiplik görevim esnasında da hep vaaz ettim… O yüzden vaiz ünvanı hayatıma bu anlamda yeni bir şey katmış değil…

3) Elbette bu ne bu şehirde, ne güzel yurdumda, ne de dünyada tek vaiz bu fakir değil. Bu ülkede çok kısa da olsa yanında bulunmaktan şeref duyduğum merhum Timurtaş UÇAR Hocaefendi GİBİ, merhum Tahir BÜYÜKKÖRÜKÇÜ Hocaefendi gibi nice KÜRSÜLERİN SULTANLARI yaşadı ve hâlâ da Aziz Milletimin kalbinde yaşıyor. Halen Rabbimden uzun ömürler niyaz ettiğim ayakları öpülesi hocalarım var hayatta olan… Birlikte hâlihazırda görev yaptığım meslekdaşlarımın da -tüm kalbimle bilerek ve inanarak ve ifade etmekten şeref duyarak söylüyorum- her biri bu fakire ders verecek ayarda ilim, kalem ve kelam ehlidirler ve 4000 civarında bir kadroyla Aziz Milletimize bu fakirden çok daha büyük hizmetler vermeye devam etmektedirler. Onların bu tür paylaşım yapmamaları elbette tercihleridir ve hüsn-i zannımca da ihlas ve tevazu bakımından böyle bir paylaşımı doğru bulmamaları ve fakirden çok daha faziletli olmalarındandır…

4) Fakirane kendi adıma ifade ediyorum ki: O KÜRSÜLER VAR YA O KÜRSÜLER… O Kürsüler BENİM HAYATTA KALMAMA VESİLE OLAN HAYAT DAMARIM… CAN SUYUM… OKSİJEN ÇADIRIM… Bir metrekareden daha küçük o mübarek KÜRSÜ BENİM DÜNYAM…

5) Yeri geldi biz değil, bize selam verenler dahi “-Ne o tevbe mi alacaksın!” diye tahkir edildi… Yeri geldi orada oturmanın bedeli istendi, halen de zaman zaman isteniyor… Yeri geldi kendi camimin kürsüsü dahi haram edildi ve her camiye girişimde Kürsü’ye baktıkça gözlerimden yaş aktı… Yeri geldi konuşmamız DGM’de yargılandı… Yeri geldi cami içinde silah çekildi… Yeri geldi ezandan üç dakika geç bitti diye, şöyle konuştu böyle söyledi diye ağzımızdan çıkan bire bin katılarak ve çarpıtılarak Cimer’e Bimer’e vs şikayetler gitti… Ama ELHAMDÜLİLLAH birileri bizi oradan indirmek istedikçe Rabbim hep oraya çıkardı bizi… Hem de önceden tek kürsüde konuşuyorken şimdi her hafta, hatta her gün başka başka kürsülere çıkardı… Sonsuz şükürler olsun…

6) “-Yukarıda yazdıkların bir senin başına mi geldi! Senin işini yapan herkesin başına gelmiştir, gelebilir!” denecek olursa… Katiyetle doğrudur. Fazlasını çekenler vardır. Mesela Timurtaş Hocam… Parmaklarından elektrik verilerek, tırnakları sökülerek işkenceler gördü… Onların çektikleri yanında fakirin yaşadıkları ne ki!..

7) Amma 4 (6) yıldır bambaşka bir dünyada yaşayarak görev yapıyoruz… Biz her ne kadar kendilerini kendimizden ayrı görmesek de -inkârı pek mümkün olmayacak bir gerçektir ki- (istisnalar olsa da kaideyi bozmaz) bizi kendilerinden görmeyen, bazen görmek istemeyen, bazen gereksiz gören… bir dünyada yaşıyoruz… Kendilerinden olandan başkasıyla yaşamaya pek alışık olmayan kardeşlerimizin dünyasında… Öyle ki artık kendi camiamız mensuplarının bile “-Siz bizimle değil başkalarıyla (Cezaevi) çalışıyorsunuz!” diye kendinden uzak gördüğü, bu yüzden kendi kurumumun koridorlarında bile dışarıdan gelen misafirin adını arasa bulamadığı bir kaderi yaşıyoruz… Elbette böylesi bir kaderi en az 500 kardeşim daha yaşıyor. Biraz da kişisel farklılıklar söz konusu… Kimi yediği yemeği paylaşır, kiminin sosyal medya hesabı bile yoktur…

8 ) Oysa bizler… 28 Şubat’ta, 12 Eylül’de ve daha öncesinde bize acı çektirenlere bile o kürsülerde dua edecek kadar merhametliyiz… A partili, B tarikatlı, C görüşlü, D Yaşam tarzlı… demeden her fikirden, her kesimden, her meslekten, her eğitim ve gelir düzeyinden insanımızla Aziz Milletimizin damarlarında dolaşan kan gibiyiz… Horlandık ama horlamadık… Aşağılandık ama aşağılamadık… Ezildik ama ezmedik… El üstünde, baş üstünde tutulduk ama şımarmadık… Kıskanıldık ama kıskanmadık…

9) İşte bu ve ötesini burada yazmaya tenezzül bile etmeyeceğim daha başka pek çok nedenle… Hayat bulduğum, nefes aldığım, dünyam dediğim o Kürsü’ye şimdilerde çok ama çok daha fazla özlem duyuyorum… Ve Aziz Milletimden en uzak yerde geçen 6 günden sonra Aziz Milletimin tam içinde, tam kalbinde olabildiğim o 7. güne, Cuma Günü’ne geride bıraktığım yıllarda hiç duymadığım kadar hasret çekiyorum… Bu hasreti bir nebzecik de olsa dindirmenin verdiği sevinci de, fakire benliğini/kimliğini veren Nebevî kıyafetle ve kimliğimi bulduğum o bir metrekarelik mekândan bir görüntüyle paylaşıyorum…

Acılar gibi sevinçler de paylaştıkça çoğalmaz mı?…

Fakiri layık olmadığı o kürsülere, dünya makamlarının en yükseğine çıkaran RABBİM ALLAH’A SONSUZ HAMD U SENALAR OLSUN…

Seven sevmeyen, çeken çekemeyen, kendisini bizden bizi de kendisinden gören veya görmeyen her bir kardeşime… Tüm Saygıdeğer Paydaş ve Takipçilerime… Tüm Saygıdeğer Halkımıza… Ve mensubu olmakla şeref duyduğum AZİZ MİLLETİMİZE…

KÜRSÜLERDEN GÖNÜLLERE…

En derin Hürmet, Muhabbet ve Selâmlarımı arz etmekten duyduğum onur ve gururla….

16 Ramazan 1439 (2018 Ramazan)

İrfan BAYIN

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir